28 Kasım 2007 Çarşamba

Başrolde Barış...

Barış bebekliğini çoğunlukla ağlamadan geçirdi. Hatta komşularımız, 'biraz ağlatın da sesini duyalım,' diyorlardı. Arkadaş ve aile çevresinden bazıları da, 'ağlatın çocuğu biraz, sesi açılsın' mantığındaydı. Anlam veremiyordum, oğlum neden ağlasın ki? Gık dediğinde karnı doyuruluyor, bezi rahatsızlık verecek sürelerde pis kalmıyor, e çok şükür ağrısı, sızısı da yok, canı sıkılmasın diye sürekli gezdirilip, yattığı yer değiştiriliyor, hiçbir şey anlamadığına bakılmaksızın etrafında şaklabanlıklar yapılıp oyunlar oynanılıyor, sürekli şarkılar söyleniyor, gaz desen neredeyse hiç yok, olanı da kendi çabasıyla yok etmeyi başarıyor... Eeee? Niye ağlasın ki?

Ve bir gün geldi, Barış ağlamayı keşfetti. Yani ağlamanın kendisi için nasıl güzel sonuçlar doğurduğunu keşfetti. Ağladığında etrafındakiler her zamandan farklı şeyler yapıyor, onu mutlu etmeye çalışıyorlardı. Ağlamak için son derece mantıklı bir sebep, kabul etmek lâzım.

Peki ya şimdi durum ne? Barış ağlamayı çok sever oldu. İsteklerine cevap verilmediği her zaman ağlıyor. Hem de ne ağlama! Dışarıdan bakan gerçek sanır, öyle kuvvetli, öyle gözyaşı dolu ki! Sinirlenmemek istediğim zamanlarda gülüyorum. Öyle güzel numara yapıyor ki gülmemek mümkün değil. :) O küçük düğme burnu kızarıyor, ağzı sağdan sola yamulup duruyor, bir de üzerine boncuk boncuk göz yaşları... :) Ben gülünce daha beter sinirlenip bu kez sinirinden ağlıyor. İşte o anda ağlama numarası gerçeğe dönüyor. :)
Peki ben niye inatçı ağlaması karşısında sinirleniyorum? E insanım ilk başta, sabır sınırım var ve bu ağlamalar sınırı aştıkça dayanması güç oluyor. Ama asıl sebep çoğunlukla elimi ayağıma dolandırması. Malumunuz Barış biraz iştahlı bir çocuk, her yemek hazırlamamız sabırsız bekleyişlerle debisi yüksek ağlama krizlerine dönüşüyor. Sırf yemek hazırlanırken ağlasa yine iyi, yemek süresince de, 'benim yemeğimi geciktirdin!' der gibi ara ara ağlamasını sürdürüyor. Bunu da geçtim, herhangi bir zamanda herhangi birinin elinde yiyecek, içecek bir şey görsün, kendisine tattırılmadığı sürece mızır mızır dolanıyor çevresinde. Alt değiştirmek, üst değiştirmek, evden çıkmadan önce kapıda pusete oturtmaya çalışmak(yürümeye başladığından beri pusete oturur halde dolaşmayı sevmiyor), karıştırıp kurcaladığı şeylerin önünden alınıp toplanılması, uykusunun gelmesi ve uykuya direnmesi, canının sıkılması, dışarı çıkmak istemesi... hepsi ağlama numarası için zemin oluşturuyor.

Nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum. Hatta başa çıkabilen var mı onu da bilmiyorum.
'Biraz ağlatın,' diyenlere müjdeler olsun, Barış artık ağlıyor. Konu komşu, eş dost, sokaktaki adam artık bunu biliyor...

(Not: Genelde ağlarken fotoğraf çekmeyi düşünemeyecek kadar stresli olduğumdan, bu yazıya Barış'ın iyi bir karakter oyuncusu olma yolundaki ifadelerinden seçilmiş fotoğraf kolajını, konu fotoğrafı olarak ekliyorum.)

Canım oğlum, ömründe en fazla bu kadar sudan sebepler için ağlayacak olmanı dilerim... Seni seviyorum.

4 yorum:

Ebru Oğuş dedi ki...

walla semacım, bizimkiler doğdukları günden bu yana hep ama hep ağladıklarından, şimdi imrendim sizin ilk günlerdeki sessizliğinizi ama o zaman deseydin barış hiç ağlamıyor diye sana bekle biraz ağlama günleri de gelecek derdim:-))
maalesef bu çeşitler böyle oluyor, er ya da geç ağlamanın kendilerine sağladığı faydayı keşfediyorlar.
bizde derya daha fazla ağlıyor, deniz daha az ama ikisi de ağlıyor sonuçta. artık 4'e yaklaşıyorlar, son bir aydır ciddi taktik değiştirdim ben bu konuda: ağlamaya başladı mı biri - ses tonumu yükselterek (annenin bağırıyorumu itiraf etmesidir aslında bu ses tonumu yükseltiyorum demesi) eğer ağlamaya devam edecekse onunla hiç ilgilenmeyeceğimi gidip odasında ağlamasını, susunca yanıma gelmesini söylüyorum. evdeyken her zaman işe yaramıyor ama arabada başlamışsa ağlamaya (ki yolculuklarımızın büyük çoğunluğunda ağlayacak bir şey mutlaka bulurlar) bak ya susarsın ya da ... diyorum, bir iki sallama tehditle, son zamanlarda arbada işe yarıyor nedense. ama ses tonundan ödün vermeyeceksin:-)

Benim Hayatim dedi ki...

Ben bu Barış'ı sıkıştırıp,yemek istiyorum. Tüm yiyeceklerimi ona verebilirim.

Ebru'ya katılıyorum. Ses tonlamasından ve tavırlardan durumu hemen kavrıyorlar. Ablamda işe yarıyor, sakin kalmayı bir süre sonra öğreneceksin. Ağlamalar çok yeni :)

Geveze Kalem dedi ki...

Ebru'cuğum, sanki Barış konuşmaya başlasa ve beni gerçekten anlayacak noktaya gelse, yani sözlü iletişimizi kurduğumuz zamanlar gelince sanki ikna edecek şeyler bulurmuşum gibime geliyor. (Ah bu ben! Yine büyük konuştum!:)) Ama şimdilerde yapabildiğim tek şey duymazdan, görmezden gelmek oluyor. Yani beni ağlayarak kullanabileceğini öğrenmesini (daha doğrusu öğrendi de ilerletmesini demeliyim) istemiyorum. Mesela alt değiştirirken artık onun gücünden daha fazlasını harcayarak ben de inadımı sürdürüyorum. Sonuçta bez bağlanıyor, benim dediğim oluyor ama bu inatlaşmaların da onda gereksiz bir sinire, gerginliğe sebep olmasından korkuyorum.
Dur ben bu konuda biraz okuyayım. Bakalım uygun bir yöntem bir yerlerde yazılı mı;)

Valla senin halin ne zormuş, aynı anda zırıl zırıl iki bebek! Biz Barış biraz yüzünü buruştursa darmadağın oluyorduk. Ama demek ki sizin sabır eşiğiniz yüksekmiş:) Hani derler ya Allah dağına göre kar verir diye, sizin dağın maşallahı varmış ne diyim;)

Mücevher Kutusu, ses tonumu hale yola koyabilmek için önce modumu sakin konuma getirmem gerekiyor sanırım. Ama eninde sonunda başaracağız, çaresi var mı?

Seni sponsorumuz ilan edebilirim demek ki artık desene:))) Tüm yiyeceklerini verecekmişsin ya:))
Çok teşekkür ederiz bu paylaşımın için:)

Yaşamın kıyısında dedi ki...

bende çok çook seviyorum annesi