4 Temmuz 2008 Cuma

Her Şeyin Bir Adı Var mıdır?

Nesnelerin sınırlarını keşfediyoruz isimlendirerek. Parmağını koyduğu yerin ismini söylememi bekliyor. Mesela koltuğa dayıyor küçücük parmağını, "koltuk" diyorum. Biraz daha ilerletiyor parmağını, yine "koltuk" diyorum. Koltuğun koluna getiriyor parmağını, "koltuk" diyorum yine, yine, yine, sabırla... Aynı yere daha sert bastırıyor, şekli farklı görünüyor gözüne çünkü, "koltuğun kolu" diyorum. Sonra koltuğun minderi, koltuğun ayakları, koltuğun arkası diye devam ediyoruz.
Yüzdeki sınırları da keşfetmeye başladı böylece; önce burun, göz, dudak falan derken alnımın ortasına koydu parmağını. "Alın," dedim, güldü.:) Çok hoşuna gitti bu kelime galiba. Sonra bir alın, bir burun, bir alın, bir göz devam ettik. Alından biraz daha sağa kaydırdı, "şakak" dedim daha çok güldü. Biraz aşşağısını işaret etti; kaş! Yine güldü. Yanağıma dokundu, yanak dedim, biraz yukarı çıkarttı, elmecık kemiği dedim; tepkisiz! Bir daha işaret etti aynı yeri, elmacık kemiği dedim, sevmedi ve oraya bir daha dokunmadı.
Aynı şeyler, kol, dirsek, dirsek içi, bilek, saç, saç dibi, tırnak, parmak arası vs. diye sürdü durdu.

Ama ne zaman biliyor musunuz, dün gece saat 1:30 civarı.:(((

Bülent dün Ankara'ya gitmişti ve gece 2:00 gibi dönecekti. Ben de geceyi Barış'ın mızmızlıklarıyla zor geçirmemek için, baktım gündüz uyumuyor, uyutmadım ben de, akşam erken yatar da kafa dinlerim diye. Amacıma 9:00 gibi ulaştım. Mışıl mışıl uyudu kuzucuk. Ben de oturup bu bloğa postlar hazırladım keyifle. Son bir post hazırlamak üzereydim ki uyandı! Ama tam uyandı.
Önce odasında kucakta pışpışladım, yok! Ayağımda salladım, ı-ıh! Alıp salona getirdim, orada uyuturum belki dedim, imkansız! Televizyonu kapadım, ışıkları kapadım, salonun kapısını kapadım, koltuğa yatırıp yanına uzandım, yok, yok, yok! Orada tekrar ayağımda salladım, off of! Bana mısın demiyor küçük adam! Yine yatırıp uyuyor numarası yaptım, dayak yemekten başka işe yaramadı. Kalkıp oturdum koltukta. O da kalkıp yanıma geldi, kucağıma çıktı, sarıldı, yüzünü yüzüme yapıştırdı, güldü ve parmağını alnıma dayayıp bekledi. Hiç ses çıkarmadım, ısrarla yine yaptı, yine, yine, yine... Ve oyun böylece başladı...:( Bütün bunlar saat 11:30'dan itibaren olan şeyler. Sonra her şeyi boşverdim, ışıkları açtım, tv'yi açtım, evi gündüz konumuna soktum ve hatta belki izlerken uyur diye arabalar filmini bile koydum. Tabii ki hayalmiş, uyumadı!

Saat 2 civarı Bülent geldi, artık hep beraber yatıp uyuyabileceğimiz hayalini kuruyordum artık. Orada da bir tomar dayak yedik. Artık dayanamayıp kalktım yataktan. Sonra arkamdan, bütün mahalleyi ayağa kaldıran bir ağlama... Döndüm çaresiz. Yine dayaklarla geçen saatlerin sonunda ilk ezan seslerini duyarken uykudaydık en nihayet.:(((

Bunları anlatmam lâzım, biraz boşalmam lâzım, çok zor günler bunlar, gerildim iyice. Her gün, "bugün ne krizler yaşayacağız acaba?" diye kalkıyorum yataktan. Gecenin bilmem kaçında uyuyun çocuk, sabah erken kalkmamalı değil mi? Kalktı, 9:30'da dikildi ayağa. Uykusu var gibi görünmüyor. Uyutmayacağım yine. Ama gece aynı şeyleri yaşarız korkusu var içimde.

Oğlum, ne zaman hâle yola girecek bu tavırlar? Her şeyin o kadar farkındasın ki, tam terelelli noktasına geldiğimi anlayıp, öyle sıcak sarılıyorsun, saçlarımı okşuyorsun ki, eriyip bitiyorum.
Bak bunları yazarken bile özledim seni, gelip biraz mıncıracağım şimdi.

2 yorum:

Ebru Oğuş dedi ki...

mıncır mıncır sen onu, başka türlü geçmez bu günler:-)

Yaşamın kıyısında dedi ki...

Yazının sonuna doğru o kadar güldüm ki!
halleri geldi aklıma,
bir yanına gelsem de bende mıncırsam.
Sabır yavrum, ha bide bu hallerini çok arayacağın günleri düşünürsen daha kolay atlatırsın 2 yaş sendromunu.