30 Ekim 2007 Salı

Amasra, Safranbolu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı...

Güzel ve yorucu kısacık bir tatil... Gezmeyi severim ama oğlum sevdikçe daha gezesim geliyor:) Hatta bizim kuzu o kadar seviyor ki bu işi, bu sabah sokak ve balkon kapılarını açma girişiminde bulunup sızlandı defalarca. Aslında evini seviyor, her gezi dönüşünde kendi eşyalarına saldırıp huzur içinde onlarla vakit geçiriyor, evin her köşesini hızla ve mutlulukla dolanıyor...

Sabah 6'da uyandırmadan araba koltuğuna yatırma işlemimiz başarısızlıkla sonuçlansa da, önce bir süre yola gittiğimizin farkındalığıyla ağzı kulaklarında etrafı seyredip ardından uzun bir uykuya daldı. Hatta annesi de ona, bir elini avcuna hapsetmek suretiyle eşlik etti. Halbu ki Bolu'da güzel bir yol kahvaltısı hayali kuruyorduk ki gözümüzü açtığımızda Devrek' e varmıştık bile; baba kıyamamış uyandırmaya:) Ama olan bizim gurul gurul midelere oldu. Gerçi tam teçhizatlı anne geceden tavalara hazır ettiği börekleri sabah uyanır uyanmaz pişirip, bir de yumurtaları haşlayınca kuzucuğun yolluğu da hazır olmuş oldu. (Gel gör ki bu tam teçhizatlı anne her şeyi almayı akıl edip kendine bir mont, kaban vs. almayı unutmuş olup, oralarda ufak çaplı üşüme durumları yaşamıştır:))

Arabanın arka koltuğunda seyir halindeyken yapılan 'mükellef' bir kahvaltının ardından bir süre sonra kuzu yine uyudu!:S (Zaten hep annesinin işine yaramayacak saatleri seçer uyku için:))

Batı Karadeniz'in en güzel olduğu dönemler sanırım sonbahar dönemleri; tabiat sarılı kırmızılı binbir tona büründüğünde hele bir de hafiften güneş varsa, parıldar her yer. Seyirlik olduğu kadar bol virajlı yolumuzun sonunda önce Amasra' yı tepeden seyredip, ardından iki gece konaklayacağımız Kuşkayası Pansiyon' a yerleştik. Ve hazırlıklarımızı tamamlayıp Amasra gezimize başladık. Yol arkadaşlarımız henüz gelmemişlerdi, bu ilk turu çekirdek aile olarak tamamladık. Daha önce birlikte orada bulunduğumuz arkadaşlarımızı anıp, hemen aradık.:)

Birkaç sene öncesinde de gittiğimiz Amasra'nın hemen hemen değişmemiş olması bizi memnun etti.


'Sorma Gir' yazan bir cafeyi görüp sormadan girdik; gözleme, mantı, yaprak sarmasından ve iyi demlenmiş çaydan oluşan 'kuşluk' yemeğimizi yedik. Hayatımda hiç o kadar küçük yaprak sarması yemediğimi söylemem gerekir. Neredeyse tam olarak Barış'ın parmakları ölçüsündeydi:) 29 Ekim sebebiyle oldukça kalabalıktı; çarşı, yemek dükkanları, koy güzergahı İstanbul ya da Ankara'da olduğumuz izlenimini yaratıyordu. Arabalar (çokça arabalar) alabildiğine bu iki şehrin plakalarıydı. Aslında o daracık yollara araç girişi yasaklansa ne doğru bir hareket olurmuş. Kapılardan karşılıklı iki araba geçemediği gibi yaya yolunu da engelliyorlar ve hava kirliliği gereksiz ölçüde artıyor. Yemek için dışarıda oturmayı seçenler için her araç geçişinde tozdan yiyeceklerini korumak zorunda kalıyorlar.

Çarşı ve liman turumuzu da tamamladığımızda grup arkadaşlarımızla buluşup, çay kahve, kısacık sohbet molasından hemen sonra akşam yemeği arayışına başladık.

Önceden gözümüze kestirdiğimiz Canlı Balık Lokantası' nda yemeyi planladıysak da kapının önünde sıra bekleyen ve içeride masalarında sohbetlerine tam gaz devam edenlerden sonra planımızdan vazgeçtik. (Linkte Ali Atıf Bir amca bu konuyu yeterince detaylandırmış. Amasra işi, Çin işi meselesinde de düşüncelerime tercüman olduğu için bir daha anlatmayacağım;))Anlam veremiyorum, neden beklersiniz ki? Tamam iyi yemek yapıyor olabilirler ama bu eziyetle, ne zaman içeride sıcak bir sandalyede tüneyeceğiniz belli olmayan yer için beklemeye değer mi? Zaten rezervasyon da yapmıyorlar.

Rotamızı liman tarafına çevirdik ve yine Amasra denince akla gelen balık lokantası Çeşm-i Cihan'ın önünde bulduk kendimizi. Makul derecede kalabalık bir ortama 6 yetişkin ve 4 çocukla ziyadesiyle kalabalık bir görüntü katarak masamıza kurulduk.

Ne yalan söyleyeyim yemek mi yedim, dayak mı yedim bilemedim. Yanlış anlaşılmasın, tesis ve yemekler gayet iyiydi, hatta ben son derece neşeliydim ama biz yetişkinlerin çocukların derdinden yemeye ve sohbete imkan bulamamış olması gerçekten evlere şenlik bir görüntü oluşturuyordu. Yanılmıyorsam hepimizin masada oturur durumda bulunduğu süre o saatler içinde birkaç dakikayı geçmemiştir:)) Ertesi gün bizi kapıdan içeri almayacaklarını var saysak da yine aynı yerde o leziz balıkları yeme konusunda netleşerek ayrıldık.



Ertesi gün Amasra'nın bizim açımızdan daha fazla görülecek bir yeri kalmamıştı, daha önce de bulunmuş olmamız nedeniyle. Yol arkadaşlarımızı orada bırakıp, çekirdek aile olarak rotamızı Safranbolu'ya çevirdik. Gerçi Safranbolu'yu da defalarca görmüştük ama Amasra'da kalmaktan daha mantıklı olacağına karar verdik.

Safranbolu da tıpkı Amasra gibi tatil kalabalığından yeterince payını almıştı. Zaten bazı yollar yapım aşamasında olduğundan ortalık toz toprak çamur içindeydi. Bildik bir mesele olarak çarşıyı, lokumcuları, lokantaları dolandık durduk.


Safranbolu gezimiz esnasında en sinirimi bozan şey, belediyenin tesis ettiği minik gezi arabaları (golf arabaları) oldu. Kargacık burgacık, dar taş yollarda kuzunun pusetini itmeye çalışmak zaten yeterince zorken bir de bu arabalardan kaçmaya çalışmak geziyi iyice keyifsizleştirdi. Hadi yaşlılar falan neyse de bu yerler yürüyerek gezmedikten sonra ne kadar anlamlı olabilir ki?

Amasra'ya koşa koşa geri döndük desek yeridir, çünkü kalabalık orada da bizi bezdirdi.

Gece çeşm-i Cihan'da yenilen yemek sonrası, kuzularımızın erken uyumasını fırsat bilip, yola çıktığımızdan beri sohbet imkanı bulamadığımız arkadaşlarımızla, odalarımızın önündeki bahçemizde sohbet edebildik:)

Veee ertesi gün! 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı! :) Oğlumun farkında olarak geçirdiği ilk Cumhuriyet Bayramı...

Daha kahvaltıdayken kulağımıza bando sesleri gelmeye başladı. Apar topar edilen kahvaltıdan hemen sonra soluğu yakınımızdaki Bartın Amasra Lisesi'nin bahçesinde aldık. Öğrenciler tören öncesi çalışıyorlardı.

Kuzum coşkuyla el çırpmaya ve ayaklarını rap rap yere vurarak, trampet çalan ablalarının yanına gitmeye başladı. Gördüklerinden çok etkilendiği yeterince belliydi. Sonra okulun yan sokağından diğer okulların bando ve yürüyüş takımları da geçmeye ve ortalığı bando sesleriyle, çocuk cıvıltılarıyla doldurmaya başladıklarında Barış'tan çok etkilenen ben olmuştum. Gözlerim doldu hemen, hem duygulandım hem de bir zaman sonra oğlumu da bu yürüyüşlerde izleyeceğimi düşünerek daha duygulandım:)

Grupları takiben limana indik, hep aynı marşı söylüyorduk; 'Çıktık Açık Alınla...'


Oğlumla ilk kez saygı duruşunda bulunup, İstiklâl Marşı'mızı söyledim ve benim tatlı kuzum tüm bunları sanki daha önce de yapmış gibi sakince eşlik etti.

Kaymakam'ın, terör olaylarını vurguladığı, bol alkış ve ıslıklarla sona eren konuşmasından sonra kuzumuz artık şiir ve kompozisyonları dinlemek istemedi, bu kez soluğu sahilde kumlar üzerinde aldık.


Barış açısından bakıldığında bol gezmeli, temiz havalı, eğlenceli, değişik yemekler yemek ve yeni arkadaşlar tanıma açısından hoş bir gezi oldu.

Zaten çoğunlukla etrafı seyre daldığını, gülümsediğini gördüğümüz kareleri kaldı hafızalarımızda.


Ve gezinin son ayağı Bolu'da öğle yemeği için mola vereceğimiz Otel Yurdaer'di. Özür dilerim orası yalnızca bir otel veya lokanta değil, MUTFAK SANAT MERKEZİ'dir. İnternetten araştıracak olursanız hakkında bir dolu sayfaya denk geleceksiniz. Gerçekten görülmelik bir yer olduğunu, dahası mutfağından mutlaka tatmak gerektiğini söyleyebilirim. Menüsünde bildik yemeklere veya içeceklere rastlamanız pek mümkün değil. Tamamı Osmanlı Mutfağı'ndan seçmeler.

Otel sahibi Yurdaer Kalaycı aynı zamanda ressam. Otel kendi tablolarıyla ve biriktirdiği değerli antikalarla dolu.


Mekanı otel, lokanta olarak kullanacağınız gibi aynı zamanda sergi alanı ve sanat atölyesi olarak da değerlendirebilirsiniz.

Yenilen ilginç ve leziz Osmanlı yemeklerinin ağırlığıyla yola koyulduk. İşte gezilerin en sevmediğim kısmı; eve yaklaşmak üzere olup da bir türlü varamadığınız son 2-3 saati!

Amaaa en nihayet evimize vardığımızda, henüz arabadan ayağımızı yere atmamızla bizi bekleyen süprizi görüp tüm yorgunluğu unuttuk.:) Aynı anda gökte havai fişekler rengarenk şekillerle donattı her yerimizi. Boğazdaki muhteşem Cumhuriyet kutlamalrı tam da bizim gelişimizle başlamıştı ve ben bu anı kaçırmadan eve ulaşabildiğimiz için çok mutluydum. (Gerçi titreyen camlardan biraz baş ağrısı oluştu ama olsun, bu an ne canlı ne de tv'den kaçmazdı gerçekten.)

Bir bayram gezisi daha böyle bitti. Sırada anneanne ve dedeyle gidilecek 10 Kasım Ankara Anıtkabir gezimiz var. Gerçi geçen sene 18 Mart'ta ilk kez Ata'sının huzuruna çıkarmıştık oğlumuzu ama bu seferki çok daha görkemli olacak.

Biz bu geziye şimdiden hazırız;)

6 yorum:

Adsız dedi ki...

daha ne gezilere çıkarsınız siz barış kuzusuyla, çok uyumlu keyifliydi annesi...(tık tık tık)

haaa barış'ın güleç fotolarına benim de katkım olacak, cdye yüklerim akşam.

bi de yurdaer'de bi ara uzun bi kaybolmuştun ne yaptığını şimdi anladım, ne güzel fotolar öyle...

yine gidelim.

Geveze Kalem dedi ki...

Ben de Aras'ınkileri sana mail atmayı düşünüyordum ama cd'ye çekeyim o zaman. Hem bir yükten kurtarmış olurum seni:)

İstersen Yurdaer'dekileri de ayrı bir cd yapayım. Ya da dediğin gibi tekrar gidelim sen çekersin istediğin kadar;) Bak bu planı çok sevdim, ablamları da alırız, bir hafta sonu sadece yemek için gideriz:))

Ebru Oğuş dedi ki...

ben bayıldım bu amasra/safranbolu gezisine. ilk fırsatta biz de yapalım istedim, hem de sizin izinizde, dediğin yerlerde kalıp, yeriz biz de, nede olsa test edilip onaylanmış yerler:-))

Butterfly dedi ki...

bu yazdıkların varya, asıl Barış için süper bir arşiv olacak ilerde, düşünsene bir, annesinin ağzından, annesinin gözüyle bir çocuk. Ben de istiyorum bu yaşam ışığından, ben büyütürken oğlumu sadece kısa günlükler tutmayı biliyordum, bazen diyorum ki oğlum sen çok bğyğdğn hadi geriye dönelim yeniden büyüteyim seni, ya da yeni büyütecek birini bulalım, ama o da diyor bana artık "anne senin malzemen yok biliyorsun" :(

Geveze Kalem dedi ki...

Ebru'cuğum, gidin gidin hatta bize haber verin yine gelelim alıştık artık çok çocuklu gezmelere:)))

Butterfly, Barış'a hamilelik öncesi tuttuğum ve doğumundan bir süre sonra da devam ettiğim bir günlüğü var. Ardından bebek.com'da açtığım sayfası, sonra bebegim.com'da devam ettirdiğim diğer sayfası ve bu blog var. Üstüne ilklerinin yazıldığı defteri, ve aklıma gelen anılarını yazdığım bir başka defteri, fotoğraflar, kamera kayıtları var. Ama bu kadar abartmamak gerektiğini düşünüyorum aslında. Çünkü geçmişine dair hayal gücünü kullanmaya, zorlamaya çalışmayacak hiç, her şey önünde.

Malzeme! :))) Başka bir şey demeyeceğim, sen anladın onu:)))

Adsız dedi ki...

Canımsın, canımın içisin...